Kukla Sanat Grubu ve 18 Mart Üniversitesi işbirliği ile Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Çanakkale'de gerçekleşti. Yönetmen ve sinema eğitmeni Zafer Özgentürk'ün workshop için katıldığı festivale ilgi yoğun oldu. Çevre ve doğa konusuna değinen Özgentürk aynı zamanda bu konunun sinema ile olan ilintisinden bahsetti. Aldığımız konuşma notlarından bazıları ise şöyle...
Çevre film festivaline Kukla Sanat Atölyesi tarafından davet edildiğimde tereddütsüz kabul ettim çünkü bu benim için çok önemliydi… Her şeyden önemlisi burada yürütülen çevre sorunu temalı film festivali insanlığın yaşam temellerini koruma ve toplumu bu konuda bilinçlendirme, duyarlı hale getirme gibi önemli bir görevi üzerlenmiş, öncelikle bunun için festivalde emeği geçen tüm arkadaşları kutluyorum… İnsanlık, oluşumundan günümüze kadar doğayı değiştirmeye ve ona hâkim olmaya çalışmış; doğayı kendi organizmasına yabancılaştırmış ve bugün geldiğimiz yerde kendi varlığını tehdit eder hale getirmiştir. Bu gelişim; toplumların gelişmesi, insan nüfusunun artışı ve kendi ihtiyaçlarına göre daha fazla kullanma isteğine paralel olarak artmış, yoğunlaşmıştır.
Kapitalizm öncesi toplumlarda doğanın kirletilmesi, doğada varolan maddelerin birbirine dönüşümü biçiminde olduğundan, doğal değişim idi ve bu doğanın kendi kendini yenileme, düzeltme imkânı sağlayabilecek bir oranda olduğundan, insanlık için büyük bir tehlike yaratmıyordu.
Kapitalizm, yasaları gereği kar amacıyla doğayı özel
mülkiyeti çoğaltan bir sömürü aracı olarak görüp kullanması sonucu ve elindeki teknik imkânları doğal maddelerin niteliklerini değiştirerek, doğanın kendi kendini tamirini imkânsız kılacak maddelere dönüştürerek, doğanın dengesinin bozulması ve doğanın kirletilmesinin asıl başlangıcını oluşturmuştur.
Üretim araçları üzerindeki hâkimiyetini geliştiren kapitalizm, doğası gereği kendi ülke sınırlarının da dışına çıkarak emperyalizme dönüşmüş başka ülkelerin değerlerini çeşitli biçimlerde ele geçirmiştir. (ayrıca sürecine saldırgan biçimde devam etmektedir.)
Sinema kitlelerin eğitilmesinde önemli bir propaganda aracıdır ve bugün bireysel çabalarla yapılan filmleri dışta tutarsak, sinema burjuvazinin tekelindedir.
Sinema ile bunları bağdaştıracak olursak. Geride bıraktığımız yıllarda dünya sinemasının (siz Hollywood da anlayabilirsiniz, çünkü dünya sinemasını o belirliyor) en belirleyici filmleri; ya
"Fight Club" gibi dünyanın şizofrenik halini ortaya koyan; ya "Blair Cadısı" gibi okultist*, ruhlarla uğraşan filmler; ya dünyanın sonu ile ilgili filmlerdi. Hepsinin bazı ortak özellikleri var bu filmlerin: Hepsi maddenin değil düşüncenin belirleyici olduğunu çıkış noktası alıyor. Hepsi idealist felsefenin moda deyimle "postmodern" biçimlerde yansıtılması. Bir başka temel özellik de, tümünden akan korkunç karamsarlık. Burjuvazinin gelecek için olumlu bir düşü, projesi yok. Gelecekle ile ilgili anlatacağı olumlu bir şey yok burjuvazinin. Aynı biçimde; Avatar, Titanların Savaşı türünden filmlerle burjuvazinin geleceğe dair düşlerini somut görebiliriz. Filmler, film dili, oyunculuk, görsel zenginlik, efektler vb. bakımdan usta işi! Milyonlarca dolar harcanarak yapılmış, fakat verilen parayı birkaç misliyle kazanan, kitle etkisi büyük olan filmler sözkonusu. Çoğu insan bu filmleri bir bilimkurgu, bir macera filmi olarak seyrediyor. Bu filmlerde bırakalım dakikayı, saniyelik bile düşünme
imkânınız olmayan bir tempo var. Ve o tempo içinde en ağır dozda idealizm mesajını şırıngalıyorlar size.
Sinemacının görevi, kendini Hollywood'a satıp idealizmin en iyi biçimde propagandasını yapmak değil, maddi dünyayı çıkış noktası alan ve onu diyalektik olarak kavrayan bir bakış açısıyla filmler yapmaktır. Dünyaya, büyük insanlığa "hâlâ oyunda mıyız" diye soran ve bize maddi dünya olmadığını anlatan filmler gerekli değil! Fakat biliyoruz ki, önümüzdeki dönemde de bu filmlerin varyasyonlarıyla oyalanacağız! Filmde, sanatın her dalında, kültürde de egemenlik, sonuçta siyasi egemenlik sorunudur. Burjuvazinin egemenliğinde, onun egemenliğini sorgulayacak sanat, kültür eserleri, ancak burjuvazinin egemenliğine karşı güçlü bir mücadelenin varlığı şartlarında kitlesel etkiye sahip olabilir ve ona karşı mücadelenin bir aracı olarak mücadeleyi güçlendirebilir.
En yüksek teknik ve teknolojiyle feodalizm ve barbarlığın propagandasını yapan burjuvazinin insanlığın geleceğine ilişkin olumlu bir düşünün olmadığını görüyoruz!
"Fight Club" gibi dünyanın şizofrenik halini ortaya koyan; ya "Blair Cadısı" gibi okultist*, ruhlarla uğraşan filmler; ya dünyanın sonu ile ilgili filmlerdi. Hepsinin bazı ortak özellikleri var bu filmlerin: Hepsi maddenin değil düşüncenin belirleyici olduğunu çıkış noktası alıyor. Hepsi idealist felsefenin moda deyimle "postmodern" biçimlerde yansıtılması. Bir başka temel özellik de, tümünden akan korkunç karamsarlık. Burjuvazinin gelecek için olumlu bir düşü, projesi yok. Gelecekle ile ilgili anlatacağı olumlu bir şey yok burjuvazinin. Aynı biçimde; Avatar, Titanların Savaşı türünden filmlerle burjuvazinin geleceğe dair düşlerini somut görebiliriz. Filmler, film dili, oyunculuk, görsel zenginlik, efektler vb. bakımdan usta işi! Milyonlarca dolar harcanarak yapılmış, fakat verilen parayı birkaç misliyle kazanan, kitle etkisi büyük olan filmler sözkonusu. Çoğu insan bu filmleri bir bilimkurgu, bir macera filmi olarak seyrediyor. Bu filmlerde bırakalım dakikayı, saniyelik bile düşünme *Okulistik; insanı metafizik yönüyle algılayıp, doğadaki ve insandaki fizik ötesi yönleri öne çıkaran. Bunların içine Astroloji, Simya, Büyü, Fal, Kehanet ve diğerleri girer. İdealist felsefenin insanın gerçek dünyayı kavramasının önüne geçmek için ortaya attığı safsatalar zinciri…
Mayıs 2010, Çanakkale
This entry was Yayinlayan
on Pazar, Mayıs 30, 2010
at Pazar, Mayıs 30, 2010
. You can follow any responses to this entry through the
comments feed
.
