İnsanların doğaları birbirine benzer, onları birbirinden ayıran alışkanlıklarıdır.
(Konfüçyüs)
Çekimleri henüz start alan "Süveydiye'nin Çiçekleri" adlı belgesel film için Zafer Özgentürk'le görüştük...
"Belgeselimizde farklı milliyetten insanların birbiriyle iletişimini irdeleyeceğiz…
Kimsenin milliyetinden dilinden ve dininden dolayı aşağılanmadığı bir dünya özlemi ile hareket etmekteyiz. Belgeselimizin kardeşleşmeyi ve dayanışma duygusunu geliştirmesi hedeflerimiz arasındadır… İçerik olarak farklı milliyet ve dine mensup insanların birbiriyle olan iletişimleri ilişkilerini, üretim ilişkilerini, kültürel alış-verişini halklar arası dayanışmayı inceleyecektir… Belgeselimiz halk kültürü içerisindeki“etnosantrizm”i ele alacaktır.
Etnosantrizm, kendini yüceltme, kendini önemseme veya kendini merkeze koyma anlamına gelen eğilimdir… Belgeselimizin içeriği daha çok halk kültürü içerisinde kendini gösteren ve bizim gerici bulduğumuz özelliklerdir…
Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla tarafgir bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı olduğu oldukları sonucuna varır.
Biraz daha açarsak iki anlamı vardır:
1- katı, sert otoriteler tarafından tanımlanmış kişilik türü. kendi içinde olduğu grubu üstün görme durumu, bir bakıma ırkçılık.
2- diğer grupların hareketlerinin ve niyetlerinin kişinin kendi öz kültürüne göre anlayıp yorumlarken kültürel farklılıkların anlam ve önemini değerlendirememe sonucunda ortaya çıkan önyargı durumu.
Etnosantrizm diğer kültürleri doğru olarak anlamayı ve hatta evrensel teoriler üretmeyi engelleyen bir kişilik biçimi olarak kendini gösteriri…
Kültürel bir karmaşanın, toplumsal güvensizliğin harlandırıldığı dünyamızda, Etnosantrizm halkları birbirinden uzaklaştırmanın aracıdır… "
Çukurova Sanat Atölyesi Sinema Grubu uzun metraj film çekimi için hazırlıklara başladı. Senaryosunu Hakan Tabakan'ın yazdığı Dünyanın Ucundaki Ev, yönetmen Zafer Özgentürk tarafından beyaz perdeye aktarılacak. Baş karakterleri oyuncu Işık Yenersu, oyuncu Seher Devrim Yakut, oyuncu Seçil Dedeyi üzerlenecektir. Film çekimi Antakya'da bir balıkçı kasabasında gerçekleşecek. Bir deniz hikayesi olan Dünyanın Ucundaki Ev 2012'de seyirciyle buluşacak.
Çukurova Sanat Atölyesi'nin oluşumu Çukurova Genç Sinema ekibi, başarılı sinema çalışmalarını gerçekleştirmeye devam ediyor. Medea'nın Ayak İzleri, Puzzle adlı filmler, Evrim ve Popüler Bilim, Orda Bir Köy Var adlı belgesel çalışmalarının yanı sıra uzun soluklu sinema projeleri gerçekleştiren Çukurova Genç Sinema'nın son çalışması "A silent Film: Demokrasi Engel Tanımaz!" adlı AB projesidir. Berlin ortaklı bu film çalışması işitme engellilerle bir dizi oyunculuk çalışmalarından sonra Adana ve Berlin'de çekilecek uzun metraj filmle sonuçlanacaktır.
Kukla Sanat Grubu ve 18 Mart Üniversitesi işbirliği ile Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Çanakkale'de gerçekleşti. Yönetmen ve sinema eğitmeni Zafer Özgentürk'ün workshop için katıldığı festivale ilgi yoğun oldu. Çevre ve doğa konusuna değinen Özgentürk aynı zamanda bu konunun sinema ile olan ilintisinden bahsetti. Aldığımız konuşma notlarından bazıları ise şöyle...
Çevre film festivaline Kukla Sanat Atölyesi tarafından davet edildiğimde tereddütsüz kabul ettim çünkü bu benim için çok önemliydi… Her şeyden önemlisi burada yürütülen çevre sorunu temalı film festivali insanlığın yaşam temellerini koruma ve toplumu bu konuda bilinçlendirme, duyarlı hale getirme gibi önemli bir görevi üzerlenmiş, öncelikle bunun için festivalde emeği geçen tüm arkadaşları kutluyorum… İnsanlık, oluşumundan günümüze kadar doğayı değiştirmeye ve ona hâkim olmaya çalışmış; doğayı kendi organizmasına yabancılaştırmış ve bugün geldiğimiz yerde kendi varlığını tehdit eder hale getirmiştir. Bu gelişim; toplumların gelişmesi, insan nüfusunun artışı ve kendi ihtiyaçlarına göre daha fazla kullanma isteğine paralel olarak artmış, yoğunlaşmıştır.
Kapitalizm öncesi toplumlarda doğanın kirletilmesi, doğada varolan maddelerin birbirine dönüşümü biçiminde olduğundan, doğal değişim idi ve bu doğanın kendi kendini yenileme, düzeltme imkânı sağlayabilecek bir oranda olduğundan, insanlık için büyük bir tehlike yaratmıyordu.
Kapitalizm, yasaları gereği kar amacıyla doğayı özel mülkiyeti çoğaltan bir sömürü aracı olarak görüp kullanması sonucu ve elindeki teknik imkânları doğal maddelerin niteliklerini değiştirerek, doğanın kendi kendini tamirini imkânsız kılacak maddelere dönüştürerek, doğanın dengesinin bozulması ve doğanın kirletilmesinin asıl başlangıcını oluşturmuştur.
Üretim araçları üzerindeki hâkimiyetini geliştiren kapitalizm, doğası gereği kendi ülke sınırlarının da dışına çıkarak emperyalizme dönüşmüş başka ülkelerin değerlerini çeşitli biçimlerde ele geçirmiştir. (ayrıca sürecine saldırgan biçimde devam etmektedir.)
Sinema kitlelerin eğitilmesinde önemli bir propaganda aracıdır ve bugün bireysel çabalarla yapılan filmleri dışta tutarsak, sinema burjuvazinin tekelindedir.
Sinema ile bunları bağdaştıracak olursak. Geride bıraktığımız yıllarda dünya sinemasının (siz Hollywood da anlayabilirsiniz, çünkü dünya sinemasını o belirliyor) en belirleyici filmleri; ya "Fight Club" gibi dünyanın şizofrenik halini ortaya koyan; ya "Blair Cadısı" gibi okultist*, ruhlarla uğraşan filmler; ya dünyanın sonu ile ilgili filmlerdi. Hepsinin bazı ortak özellikleri var bu filmlerin: Hepsi maddenin değil düşüncenin belirleyici olduğunu çıkış noktası alıyor. Hepsi idealist felsefenin moda deyimle "postmodern" biçimlerde yansıtılması. Bir başka temel özellik de, tümünden akan korkunç karamsarlık. Burjuvazinin gelecek için olumlu bir düşü, projesi yok. Gelecekle ile ilgili anlatacağı olumlu bir şey yok burjuvazinin. Aynı biçimde; Avatar, Titanların Savaşı türünden filmlerle burjuvazinin geleceğe dair düşlerini somut görebiliriz. Filmler, film dili, oyunculuk, görsel zenginlik, efektler vb. bakımdan usta işi! Milyonlarca dolar harcanarak yapılmış, fakat verilen parayı birkaç misliyle kazanan, kitle etkisi büyük olan filmler sözkonusu. Çoğu insan bu filmleri bir bilimkurgu, bir macera filmi olarak seyrediyor. Bu filmlerde bırakalım dakikayı, saniyelik bile düşünme imkânınız olmayan bir tempo var. Ve o tempo içinde en ağır dozda idealizm mesajını şırıngalıyorlar size.
Sinemacının görevi, kendini Hollywood'a satıp idealizmin en iyi biçimde propagandasını yapmak değil, maddi dünyayı çıkış noktası alan ve onu diyalektik olarak kavrayan bir bakış açısıyla filmler yapmaktır. Dünyaya, büyük insanlığa "hâlâ oyunda mıyız" diye soran ve bize maddi dünya olmadığını anlatan filmler gerekli değil! Fakat biliyoruz ki, önümüzdeki dönemde de bu filmlerin varyasyonlarıyla oyalanacağız! Filmde, sanatın her dalında, kültürde de egemenlik, sonuçta siyasi egemenlik sorunudur. Burjuvazinin egemenliğinde, onun egemenliğini sorgulayacak sanat, kültür eserleri, ancak burjuvazinin egemenliğine karşı güçlü bir mücadelenin varlığı şartlarında kitlesel etkiye sahip olabilir ve ona karşı mücadelenin bir aracı olarak mücadeleyi güçlendirebilir.
En yüksek teknik ve teknolojiyle feodalizm ve barbarlığın propagandasını yapan burjuvazinin insanlığın geleceğine ilişkin olumlu bir düşünün olmadığını görüyoruz!
*Okulistik; insanı metafizik yönüyle algılayıp, doğadaki ve insandaki fizik ötesi yönleri öne çıkaran. Bunların içine Astroloji, Simya, Büyü, Fal, Kehanet ve diğerleri girer. İdealist felsefenin insanın gerçek dünyayı kavramasının önüne geçmek için ortaya attığı safsatalar zinciri…
AB Gençlik Demokrasi Projesi "Demo Village" kapsamında 30 Mayıs 2010 Pazar günü TIYATROM BERLIN Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda sahne alıyor. Son Durak adlı oyunun yönetmeni ise Yekta Arman. Oyunun gösterimi Çukurova Sanat Atölyesi, Devlet Planlama Teşkilatı, Gençlik Programları Başkanlığı sponsorluğunda gerçekleşiyor. Peki ya oyunun içeriği...
Bilinciniz hayatınızı değiştirmek istediğinizi söylerken bilinçaltınız devreye giriyor ve buna hazır olmadığınızı söylüyor hatta ''buna ne gerek var''diyor. Ya da sevdiğiniz biriyle ilişkinizin sürmesini ve ilişkinin evliliğe gitmesini istiyorsunuz ama bir yandan da ''hep sevdiklerim beni terk ediyor bu ilişki de bozulacak'' diye düşünüyorsunuz. Ya da başkalarının sevdiğimiz, değer verdiklerimizi elimizden alacağı korkusunu taşıyoruz farkında olmadan. Hatta, evliysek evliliğimizi sorgulamaya başlıyoruz en ince detayına kadar. Bu olumsuz düşüncelerin sebep olduğu korkular, güvensizlikler, yeterince çaba göstermemek, kendini geliştirmemek, kendiyle yüzleşmekten korkmak ve bilinçaltı inançlar, hayatta yapmayı istediğimiz birçok şeyde önümüze engel olarak çıkıyor.
Peki ama bunun üstesinden nasıl gelebiliriz.
Son durak yine SEVGİ`Mİ ?...
Oynayanlar: Eylem Bozkaya, Serkan A ğca
Yazan: Berhat Raşit Ballıkaya
Yönetmen: Yekta Arman
Saat 20:00'de... Hepinizi oyunumuza bekliyoruz.
Biletler Büyükşehir Belediyesi Gişesi ve Çukurova Sanat Atölyesi'nde!
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) Çukurova Sanat Atölyesi, Kukla Sanat Atölyesi, 18 Mart Üniversitesi ve Çanakkale Belediyesi katkılarıyla 9-10-11 Nisan 2010 tarih aralığında Çanakkale Kültür Merkezi'de gerçekleşiyor. Sinema, müzik, çevre konularında uzman kişileri ağırlayacak olan festivale Adana ÇSA'dan sinemacı Zafer Özgentürk konuşmacı olarak katılıyor. Bunun yanında yönetmen tarafından Kısa Film Atölyesi gerçekleştirilecektir.
Konuşma notları festival sonrasında yayımlanacaktır.
Adana Genç Demokrasi Birliği ile ortak Çukurova Sanat Atölyemiz "DEMO VILLAGE: Orda Bir Köy Var Demokrasiyle..." adlı AB projesini hızla sürdürmektedir. Projemiz 3 aydır başlamış bulunuyor. Tiyatro, sinema disiplinleri ve yaygın öğrenme metoduyla yaşayan demokrasi, kadın hakları, insan hakları üzerine atölyeşezenliyoruz. Değinmek istediğimiz ana mevzu “Demokraside Kadın ve Küresel Kadın Hakları”dır. ADGB ve Çukurova Sanat Atölyesi olarak 2008 yaz düneminde üyelerimizin de yaşadığı Gildirli Köyü’nde bu projenin zeminini oluşturan sinema çalışması yaptık. Bu çalışma ile kendimizden de aşina olduğumuz gibi çoğu yerde kadın bireylerin yaşayan demokrasiden yoksun olduğunu gözlemledik. Ayrıca en önemlisi genç kadın ve erkek bireylerin kendi hayatlarında “İnsan Hakları, kadın hakları”na dair sorunları çözmek istediğini de gördük. Projenin çıkış noktası ise Berlin ve Adana’da gerçekleştirdiğimiz akademik araştırma ve anket/röportaj bilgi toplama araçlarıyla gözlemlediğimiz küresel bir kadın hakları ihlalinin olmasıdır. Hedefimiz bütün Gildirli Köyü halkı olmakla birlikte ortak örgütlerin de katılımıyla Avrupa boyutunda demokrasiyi yaşatabilmek. Adana’nın yerelindeki sorun “Kadın Hakları” ancak Berlin’in yerelindeki sorun “Kadın Hakları” nın yanısıra “Göçmen sorunu” dur. Demokratik tabanda ortaklarımızla paralel sorunları yaşıyoruz. Projemizin iskeleti olan Gildirli Köyü’nde Toplumsal Mutfak, Okuma-Yazma Salonu, Duvar Gazetesi simulasyonlarıyla demokrasiyi farketmeden kendi yaşamımızda hissedeceğiz. Projemiz, ileride sıralayacağımız faaliyetlerle aktif olarak genç kadının ve erkeğin el birliğiyle toplumsal yaşam ve kendi köy yönetimine müdahale etmesini öngörüyor.
Daha Geniş Bilgi için proje sitemizi ziyaret edin.
http://www.demovillageproject.com/
OCAK 2010
Bu söze hepimiz aşinayızdır ancak dans sahne sanatında cümlenin içeriğini tam olarak hayata geçirebilen koreograf ve dansçılar azınlıktadır. Modern dansın önde giden figürlerinden Charles Weidman sahne terimleriyle bu sözü söyle açıklar: “İlüzyon, gerçekliğin yanlış bir yorumu, bir aldatmaca değildir. Seyircinin sanatçıdan beklediği yansıma aslında, kendi gerçekliği, kendi etrafındaki dünyanın görüntüsü, kendi korkusu, umudu ve acısıdır.” Tam bu noktada, dansın mihenk taşı dansçı ve koreograf bir zorlukla yüz yüzedir. Sahnede bireyselleşen, ben olgusuyla dans eden dansçı toplumsal gerçeklik için caba sarf edebilir mi? Kaygısı olan dans performansını, dansçı ne kadar yansıtabilir? Bu soruların altyapısına geçmeden, dansın kısaca bir tarihine bakalım...
Dansın Tarihi Serüveni
Sözsüz hareket sanatı olması ve böylelikle maddi bulgularda yer almaması sebebiyle, dansın ortaya çıkış ve insan kültürüne katılma tarihi bilinmemektedir. Ancak ilkel topluluklarda dans kesinlikle sosyal kutlamalarda, dini ritüellerde ve törenlerde önemli bir rol almıştır. Yerleşik hayat düzeninde, tarımla uğraşan topluluklarda yağmur isteği, hasat kutlaması türünden törenlerde de dans ile karşılaşırız. Arkeoloji dansın izlerine, 9.000 yaşında olan Bhimbetka Kaya Sığınakları’ndaki dans figürleri içeren resimlerde ve Mısır’daki mezar resimlerinde rastlıyor. Eski uygarlıklarda, dansın gelişme dönemleri efsane anlatan performanslara ve nadiren kadın, erkek cinsel temalarına dayanır. Yazılı dillerden önce dans bu tür hikayeleri nesillere aktarmada etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca, zaman içinde sağlık ve şifa ritüellerinde de dans kullanılmıştır ki bu ritüeller Brezilya Kalahari Çölü’nde sürmektedir. Ritüeller ve etnik törenler modern dansın yavaşça temellerini oluşturmuştur. Ki burada artik zil ile ritim kullanılmaya başlanmaktadır. Ritim ve dans birleşerek etnik, geleneksel efsaneler aktarılmaya başlanmıştır. Avrupa kültüründe ise ilk Homeros ile danstan bahsedilir. İlyada’da “khoreia” , yani koro dairesel dans anlamına gelen sözcükle danstan söz edilmiştir. Yunan kültüründe ayrıca farklı hisleri yansıtmak için de dans bir araç olmuştur. Örneğin, suçluları cezalandıran tanrıçalar anlamına gelen
“Fury”ler dansları ile insanlara kanunu hatırlatır ve kendilerini izleyenleri dehşete düşürürlerdi. Aristo da şiirin yanında danstan mimik ve ritmin birleşimi olarak bahsetmiştir. Ortaçağ boyunca gelişmesini sürdüren dans, dinsel niteliklerinden yavaş yavaş sıyrıldı. Başlıca sahne gösterisi haline geldi.
Parmak ucunda dans, bir sanat dalı olarak Rönesans’ta sahneye çıkmıştır 16. yüzyılda Fransa ve İtalya'da besteciler, sadece dans için yapıtlar bestelemeye başladı. 19. Yüzyılda aristokrasi ile dans biçim değiştirmeye başladı. Farklı ülkelerin farklı özgün dansları ortaya çıktı. Modern dans ise Ruth St Denis, Isadora Duncan gibi isimlerle 20. Yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. 1960larda çıkan Postmodernizm dalgası ile Modern Dans farklı türlere ayrıldı.
Güncelimize dönersek, yukarıdaki soruların yanıtını bulmak zor değildir. Dünya düzeni karmaşık, savaş ve insan iç içe, politik arena hilkat garibesi, arenanın içinde insan çırılçıplak olsa da, temelde sanatçı, özelde dansçı ve koreograf son yüzyılın hastalığı bireyselleşme, soyutlanma esaretinde… Dansın fiziksel aracı insan bedeni olduğundan da, dansın özne ve nesnesini maalesef birey oluşturmaktadır. Bireysel devinimler, içsel gelgitler mutlaka sahnenin bir parçasıdır, ancak bu durumu gerçek yasam koşullarından bağımsız düşünemeyiz. Bu tür yansıtma zorluklarına karşı tiyatral dans dünyasında farklı tepkiler ve düşünceler ortaya çıkmıştır.
Araç olarak Isadora Duncan Tekniği, Cunnigham Tekniği, Emprovizasyon (doğaçlama), Kinestetik, Jose Limon(Humpfrey-Weidman)Tekniği(1) gibi kaynağını koreograflardan alan çeşitli yollar kullanılmıştır. Bunlar, teorik ve teknik açıdan dans için gerekli öğelerdir. Ancak sanatın hiçbir alanında, biçim monarşisi ile gerçek sanata ulaşılamaz. Biçim ve içerik çelişkiye düşmeden, biçim içeriğin hizmetkârı olduğu sürece sağlam eserler ortaya çıkabilir. Sanat özellikle dans gibi sözsüz sanatlar görecedir, yorum acısından bir sınırlamada bulunmak mümkün değildir. Bakınız, bu konumda gerçekçi dans tiyatrolarında ve genel anlamda tiyatroda da, sahnede estetik var olmak zorundadır. Ki evrimsel sürecin bir parçası olarak, oyun ve estetik kalıtımsal olarak biyolojimizde hayatımızda bulunmaktadır. Dans, sanat, estetik öğeleri hayvan ve insanlarda evrimsel süreç içinde kalıtımla devralınmış, değişime uğramıştır. Ancak elbette ki odağımız doğa estetiği değil, eğitimle kazanılmış sanatsal estetik…
Dans ve tiyatroya dönecek olursak, toplumsal metinler, epik çalışmalar yanlış algılanmakta ve estetikten uzak, yazık ki gerçekçi kanatta gerçekçi oyunu yanlış algılatan her şeyi olduğu gibi sahneye koyan oyunlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin, insanlar arasındaki sınıf kavramını eleştirmek, dans tiyatro oyunumuzun hedef mesajını oluştursun. Bunun için, toplumun katmanlaşmasına dair eleştirel oyun metninden diyaloglar, monologlar geçebilir, yergi taşıyan sözler söylenebilir, mizahi kavramlarla süslenmiş replikler kullanılabilir. Bir de, farklı açıdan düşünelim; maskeli ve takim elbiseli bir ‘erkek’ dansçı, gücü simgeleyen, avcı nitelikte ayak sesleriyle ve estetik ancak derdi olan figürlerle sahnede dolaşmakta… Öbür yandan, etrafında olup biteni fark etmeyen, mutluluğu ve düzeni simgeleyerek dans eden ‘kadın’ oyuncunun salınımı ile sahne süslenmekte… Maskeli, takim elbiseli dansçının bir sandalye üzerine çıkıp ihtişamını sergilemesini ve kadın dansçının bunu izlemesini hayal edin…
Kısa bir es (2) ve hızlanan, telaşlı adımlarla maskeli dansçının kadın dansçının üzerine sandalyesi ile oturup dansını kısıtladığını düşünün. Ve çırpınış! Dans, Tiyatro, Estetik ve Toplum sizce de uyum içinde birleşmiyor mu? Ya algı ve kalıcılık kavramı ikinci örnekte daha etkili değil mi? Ayrı bir husus olarak, elbette, toplum, sanat ve estetik konusu bir örnekle tamamen açıklanamaz. Sonuçta, toplumsal olgular bir sanat aracı ile yansıtılacaksa estetik, sahneden kopamaz. Aksi halde eser bir söyleşi, düz yazı okuma, ya da devinim halinde olmaktan öteye geçmez.
Hollanda Dans Tiyatrosu (Nederlands Dans Theater-NDT)
Şimdi ise, ilintili olarak, başarılı bulduğum Hollanda Dans Tiyatrosu’ndan(NDT) bahsetmek
istiyorum. Hollanda Dans Tiyatrosu NDT I, NDT II, NDT III olarak yas gruplarına göre topluluklar oluşturmuştur. Jigi Kylian, Johan Inger ve Ohad Naharin adlı üç koreografla çalışan gruplar, yukarıda bahsi geçen bireyselleşme gibi sorunları performanslarında fazlasıyla barındırmaktadır. Performanslar, seyirciyi görsel anlamda tatmin ederken, içerik olarak bozguna uğratmaktadır. Dansçı bireysellikten, fiziki gösterişten haz alırken, seyirci de bu sınırda kalmakta…
Ohad Naharin’den “Eksi 16”( Minus 16)
İsrailli koreograf Ohad Naharin’in performans çalışması “Eksi 16” bazı sanatçıların eski çalışmalarından alınmış bir kolaj eserdir. Kolâj eser sunmanın zorluğu bu performansa yansımıştır. Latin salon dansları ile başlayan performans, geleneksel İsrail müziği ile davam ederken tekno ritimler ve ses kayıt sunusuyla bitmektedir. Koreografi devasa tekniklerle hazırlanmış: sandalye dansı ile vücut ritmi, doğaçlama, seyirciyi oyuna katma gibi öğelerle de süslenmiştir. Performans, piramit seklinde yerçekimi kurallarına karşı duran dansçılarla doruğa ulaşıyor. Bir sahnede, dans eşliğinde bant kaydından dansçının sesini duyuyoruz. Dansçı kendini tanıtıyor, farklı sesler üretiyor. Her şey harika!.. Hayır, değil maalesef. Performans, sosyal içerikten yoksun, dansçıların mükemmel görünümünden başka bir şey vermiyor seyirciye. Performans biçimce o kadar kusursuz ki dansçılar da sahnede toplumu, insanı hissetmeden, dansın mükemmelliğine kapılmışça bireysel ispat hazzıyla hareket ediyorlar. Yazılanların çekirdeğini oluşturan toplum ve sanat ayrı düşünülemez zira. Kaygımız dans figür sanatı ise eser olumlu derecede karşılanabilir. Ancak Dans Tiyatrosu başka bir olgudur. Dans ve koreografi alanında toplumsal kaygılarla bezenmiş eser hedef kitlenin kendi yansımasını gördüğü eserdir. Acı, sefalet, savaş, politika kasıt alınan yegâne öğeler değildir, insanlar arasındaki aşk, hoşgörü, kavga temaları da esere katılabilen değerlerdir... ...
Kısa bir es ve dans edemeyen, çırpınan kadın sandalyenin altından kurtulur, sandalyeye oturarak teşekkürlerini sunar, sahne kararır…
Dilay YATKIN
ÇSA, Temmuz 2009
Açıklayıcı Notlar
*Duraklama, sessizlik anlamına gelen bir terim.
* Isadora Duncan (1877-1927) baleye tamamen zıt bir dans yorumu geliştirmiştir. Dansının belli bir tekniği yoktur ve kaynağını tamamen bale karşıtlığından almaktadır. Duncan, balenin doğaya tamamen ters bir hareket sistemi olduğunu savunuyordu. Bale ayakkabısı yerine çıplak ayakla dans ediyor, saçlarını balerinler gibi toplamıyor, dans ederken tütü yerine bol yunan tunikleri giyiyordu. Özellikle ilk dönem eserlerinde antik yunan öykülerinden faydalandı. Dünyada “özgürlüğün dansı”nı yapan kadın olarak ünlenmiştir
*Cunningham: Modern dansta kullanılan temel tekniklerden birisi de “Cunningham”dır; ismi eğitmen ve koreograf Merce Cunningham’dan gelir (1919- ).Vücudun boşluktaki yapısı, ritim ve eklemler üzerine yoğunlaşmıştır. Cunningham kolay ve doğal hareketi yakalamak için vücudun “kendi enerji çizgisi” fikrinden yola çıkar.
*Limon: Modern dansta yaygın olarak kullanılan diğer bir teknik ise “Limon”dur; (İsmini Jose Limon’dan alır) enerjiyi yerçekimine göre kullanmayı araştırır ve düşüş, geri sekme, yeniden denge bulma ve asılı kalma açısından ağırlıkla çalışır. Limon tekniği ağırlık hissi ve vücuttaki “ağır enerji”yi kullanır (hareket, nefesin kaldırıcı etkisi kullanılarak teşvik edilir) ve tüm vücudu dolaşarak hareketi yaratır ve durdurur.
*Improvisation (Doğaçlama) hareketi ve performans ile ilişkisini araştırır. Yapılan yaratıcı araştırmalarla, bireysel hareket materyali geliştirilmesi kolaylaştırılır.YararlanılanKaynaklar
Darwin, C, Seksüel Seçme
Daniel, Yvonne, Dancing Wisdom
Contemporary Dance, Wikipedia
Dance Theatre Journal Nathalie Comte.
Kızlar karalar giyinmiş, düşünüyor, dünya ne kadar küçük
ve yürek ne kadar geniş.
Karalar giyinmiş.
Düşünüyor iç-çekişler, çığlıklar
nasıl da yitiyor rüzgârda.
Karalar giyinmiş.
Açık kalmış balkonundan
şafak vakti,
gökle dolmuş içeri.
Ay! Ah!
Giyinmiş, ya, karalar giyinmiş ! Federico Garcia Lorca*
Federico Garcia Lorca’nın, tiyatro tarihinde kadını merkeze alan, toplumsal geleneklerin gerici öğelerini dışlayan büyük oyunlarından biridir Doña Rosita la soltera... Can Yücel’in çevirisiyle “Çiçeklerin Dili ya da Kız Kurusu Gül Hanım”, Lorca’nın izlediğim diğer oyunları “Bernarda Alba’nın Evi” ve “Yerma” ile de güçlü bir koşutluk içindedir. Oyun üç perdeden oluşmaktadır ve her perdede 10-15 yıllık bir zaman akışını gözlemliyoruz. Oyun kısaca, kuzeniyle sözlenen Dona Rosita’nın Güney Amerika’ya giden sevdiğini, bir ömür boyu bekleyişini konu alıyor. Umut içinde ömrünü bitiren Dona Rosita’nın asıl trajedisi, sevdiğinin aslında gittiği yerde evli olduğunu öğrenmesiyle ortaya konur. Çukurova Sanat Atölyesi olarak Berliner Ensemble Bertolt Brecht Platz’da hala sahnelenmekte olan bu oyunu izledik. Ne güzeldir ki “Kahya kadın” karakterini oynayan Carmen-Moja Antoni ile oyun üzerine konuşma şansına sahip oldum. Antoni’ye göre,
Güney Amerika’ya giden ve dönmeyen sevgili, ezilen kadının ömür boyunca eğilmek zorunda olduğu töreleri simgeliyor. Ayrıca Lorca’nın gerçekçi öğelerinin simgesel çözümlemelerini oyuna hazırlık sürecindeki en önemli zincir halkası olarak değerlendiriyor… Lorca’yı ise o zamanki Franco faşist diktatörlüğünün yarattığı koşulların Lorca’ya olan acımasızlığından ötürü ayrı bir yerde tutuyor. Ayrıca yılların oyuncusu olarak da özellikle Bertolt Brecht’in oyunlarında sık rastladığımız ve olumlu bir duruş sergileyen Carmen, oynadığı her oyunun cesaret anası bana göre… F.G. Lorca’nın oyunlarındaki trajik öğeleri tartışmadan önce, hakikaten Lorca’nın yaşamını az da olsa irdelemek gerekli…
Yaşamı boyunca farklı konularda tepki almış Lorca… Tamamen biyolojik bir olgu olan ve heteroseksüellikle eşit seviyede doğanın bir olgusu olan homoseksüelliği ile Katolik kilisesinin şimşeklerini üzerine çekmiştir. Kadınlar kadar homoseksüel bireylerin toplumsal ayrımı ne yanlıştır ki günümüzde de sürmektedir... Lorca'ya göre de zaten bu türden sorunların aşılabilmesi toplumun, dinin ve kültürel törelerin yarattığı bağımlılıktan kurtulabilmesi ile mümkün olacaktı … Çoğu zaman o zamanki burjuva yaşam düzenine eserleri, şiirleri ile karşı gelmiştir, ki olağanüstü siyasi bir kimliği yoktu Lorca’nın çoğu kaynağa göre, nitekim toplumsal açıdan uygarlığı baz alan ve yönetime karşı gelen her sanatçı ya da birey gibi Lorca da karanlık yollara itildi. Lorca henüz 38 yaşındayken İspanya İç Savaşı’nın ilk zamanlarında Franco faşizmi milisleri tarafından Granada’da kurşuna dizildi. Bu acımasız ölüm, çalışmalarından çok birey olarak Lorca’nın aslında gereğinden fazla övülmesine neden olmuştur. Lorca, modern öğeler taşıyan, sembolik ve kadın - gelenek sorununa duyarlı eserler ortaya koymuştur hep ancak yer yer de çelişkiler barındırmaktadır. Örneğin, burjuvaziye karşı olup, Dona Rosita, Bernarda Alba oyunlarındaki karakterlerin küçük burjuva kadınlar olması ve bu soylu hanımların yaşadıkları toplumsal baskılar gibi.
1.Perde Dona Rosita: Endülüs'ün Elevera Caddesi,
Bir konak var, manolyalar bahçesi,
Üç kardeş ki ciğerimin köşesi,
Manola'lar, üçü dördü, dördü beşi,
Battı mıydı o akşamın güneşi
Süzülürler birer birer dışarı,
Hem de Elhamra Sarayı'na doğru...
Yeşiller giyinmiş benimki,
Öbürünün entarisi leylaki,
Üçüncünün belinde İskoç kemeri
Püskülleri kalçalar'nın üstünde
Sallanıyor bi ileri bi geri...
Ya da bir antifaşist olarak Lorca’nın, diktatör Franco hayranı Salvador Dali ile olan yakın iletişimi de bu garip çelişkilerdendir.Ancak bu olgular elbette F.G. Lorca’nın ilerici, aydın yanlarını asla gölgelemez, gölgelememeli…Marjinal sanatı ile şiirsel tiyatronun önde isimlerinden Lorca. Şiirsel anlatımı ile oyunun çizgisi başkalaşıyor, bu da trajediyi daha yumuşak algılamamıza dolayısıyla kendi düşünsel mekanizmamızda olası çözüm üretebilmemize geçit veriyor.
Müzik, dans, şiir gibi disiplinlerarası anlatıma sahip oyun amacına daha kolay ulaşabilen oyundur kanımca. Dona Rositamıza dönersek… Kadınlar hayatın her alanında olduğu gibi evde ve bekler durumdadır, bu oyunda da öyledir. Beklenen erkektir. Gelmeyen ve dolayısıyla toplumun ezici dilinden çekinen kadını ezen, önemsemeyen de erkektir. Sevgili Zafer Özgentürk’ün de deyimiyle “sistemin de törenin de dinin de cinsiyeti vardır ve erkektir nihayetinde.” Sıyrılamamıştır kadın toplumun baskısından ve çoğunluk bunu kabullenmiştir ya, en acısı bu…
1.Perde
III. Manola: “Hiç merak etme, kardeş,
Biz gelin oluncaya dek
Koynumuza değil erkek,
Bir kelebek bile girmeyecek…”
Bu durum oyunda “rosa mutable” cinsi gül ile simgelenmiş. Üç perde aslında kadının hayatında nasıl solduğunu sembolize eden, sabah kırmızı renkte olan, öğlen pembe ve akşam tamamen solmuş bu güle benzetilmiş acımasız ve kabaca. O yüzden “Kız Kurusu Gül Hanım”dır Dona Rosita…
İyi Seyirler
Dilay YATKIN/ÇSA
Haziran 2009...
Her yanda, sorunlar koyuyorlar,
Çeşit çeşit insan var
Kanlı bıçaklı kör var,
Öfkelisi, ümitsizi var,
Yoksul var, tırnak ağaçları var
Şunun bunun sırtından,
Geçinmek sevdasıyla;
Harami var.
...
Bir dalga gibi
Halıları dişlemeye gelen
Göz yaşından,
Oysa ki yıldızlardır akar
Uçsuz bucaksız bir nehirde.
Federico,
Dünyayı görüyorsun.
Yolları görüyorsun,
Sirkeyi görüyorsun;
Birkaç ayrılıştan,
Taşlardan, raylardan gayrı,
Kimseciklerin kalmadığı,
Köşeden:
Duman ha deyince,
Zalim tekerleklerine;
Hoşça kalları görüyorsun,
İstasyonlardaki..
P. Neruda *Şiir çevirisi:A.Kadir,Afşar Timuçin
*Oyun Çevirisi: Can Yücel
Fotoğraflar: Dilay Yatkın
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı
Behçet Necatigil
Necatigil’in bu sevilen şiirini çoğumuz biliriz. Her okuyuşumuzda da bazen kaybettiğimiz yakınlarımızla bağlarımızı sorgular, onlarla ilişkilerimizde sorumluluklarımızı ne kadar yerine getirdiğimizi düşünür; bazen de hayattaki yakınlarımıza bundan sonra kalbimizin kapılarını sonuna kadar açacağımıza dair kendimize sözler veririz. Kaybettiğimiz yakınlarımız için yapılabilecek pek bir şey yoktur aslında; hayattakilere karşı da sözlerimizi ne kadar yerine getirdiğimiz de meçhul.
Başlığı okumamış olacağınızı varsayarsam, “Sözü nereye getireceksiniz?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Alman yönetmen Doris Dörrie’in filmi, Hanami (Kiraz Çiçekleri 2008)’den söz etmek istiyorum size. Yaşlı çift Bayan Trudi ve Bay Rudi, otuzlu yaşlardaki üç çocuklarından ayrı yaşamaktadır. Rudi, karısı Trudi’nin beklenmedik ölümüyle sarsılır ve karısı ile olan ilişkisini sorgulamaya başlar. Onu çok az tanıdığını, ona yeterince önem vermediğini fark eder. Rudi, karısının en büyük isteğini yerine getirmek üzere Japonya’ya kiraz çiçeklerinin açtığı bahar festivaline (Hanami - Çiçek Seyretme) gider...
Buradan itibaren söyleyeceklerim filmle ilgili ayrıntılı bilgi içerir, filmi henüz izlememişleri uyarmak isterim.
Filmi izlerken Necatigil’in “Sevgilerde” şiirinin dizelerini içimden geçirdiğimi fark ettim. Evet, bir şiir ve bir film ancak bu kadar örtüşebilirdi. Farklı coğrafyalar, sanatçılar, sanat dallları ve zaman ama aynı duygular... Film iletişimsizlik, sevgisizlik, yabancılaşma, kuşak çatışması gibi temaları başarıyla işliyor.
Filmin ilk sahnelerinde Rudi katı, biraz bencil, karısı Trudi’yi ve onun isteklerini geri plana atan, kendini iş yaşamına vermiş, Necatigil’in ifadesiyle “Çekingen, tutuk, saygılı” bir koca ve baba modeli olarak karşımıza çıkıyor. Trudi ise, hastalığını kocasına ve çocuklarına söyleyemeyecek kadar duygusal, yakınlarını üzmek istemeyen, kişisel isteklerini kocası ve çocukları için bazen öteleyen bazen de görmezden gelen sevgi dolu bir eş profili çiziyor. Duygusal aile çatışmaları karşısında daima durumu idare etmekte.
Rudi ve Trudi’nin çocukları kendilerini iş yaşamlarına vermiş, anne ve babalarından sevgi ve saygılarını esirgeyecek kadar kültürel dezenformasyona uğramış otuzlu yaşlarda insanlardır. Muhtemelen babaları Rudi’nin duygusal donukluğu onların gelişimlerinde olumsuz bir etki bırakmıştır.
“Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek”
Rudi’nin ölümüyle Trudi büyük bir boşluğa düşer; karısını ne kadar çok sevdiğini fakat ona bunu yeterince hissettiremediğini farkeder. Karısının Butoh dansına tutkusu ve Hanami ( kiraz çiçeği izleme ) festivali onu bir vefa duygusuyla Japonyaya sürükler.
Japon kültürünün içinden doğan ve 1950'lerden sonra gelişen Butoh Dansı, bir anlamda Japon sanatçıların 2. Dünya Savaş'ından çıkmış bir dünyada, kendilerini ifade etmek için geliştirdikleri dans formudur. Butoh dansçıları bedenlerine ve bedenin hareket ettiği uzama, modern dansın o zamana kadar yaklaştığı biçimlerden çok farklı biçimlerde yaklaşır. Butoh dansı filmde kaybedilen insanlarla hayattakiler arasında duygusal bir hesaplaşma ve kavuşma işlevi üstleniyor.
“Yılların telaşlarda
Bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi”
Hanomi ise nisan ayında insanların doğaya koştuğu, kiraz çiçeklerini izleyerek görsel ziyafet çektiği bir festival. Kiraz çiçeklerinin o muhteşem görünümlerine karşı, kısa sürede yok olup gitmeleri “geçiciliği” simgeler. Bu doğa olayı festivale katılanlar için yaşamsal bir ders niteliğindedir.
Yaşamın geçiciliğine dair bir başka imge de filmin ayrı ayrı sahnelerinde
kadrajın odağında yer alan “mayıs sineği”dir. Trudi’nin “Mayıs Sineği” adlı şiiri okuması, kocası ve çocuklarının ona eşlik etmesi manidardır. Rudi’nin sinek göremediği tek yer Tokyo’dur. Sinek imgesinin yokluğu huzur ve mutlulukla eşdeğerdir.
Evet, yaşam kısa, güzel ve sonludur. Trudi’nin yaşamı aniden sonlanmış ve Rudi karısıyla olan ilişkisini yeterince iyi değerlendirememiştir. Filmin yönetmeni aynı zamanda senaristi Doris Dörrie, bu düşünceyi inceden inceye tüm yöntemleri deneyerek başarıyla işlemiştir.
“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.”
Rudi’nin Tokyo’da karşılaştığı on sekiz yaşındaki “Butoh” dansçısı genç kız yaşına rağmen yaşamın sırrını “Butoh” ile çözmüş gibidir. Genç kızın bu “ermiş” hali Rudi’yi büyüler. Genç kız ona “Butoh” dansının inceliklerini öğretir.
Rudi son görevini yerine getirmek üzere genç kız ile Fuji dağı eteklerine gider; “Butoh” dansı yaparken yaşamı son bulur. Böylelikle kahramanımız eşi Trudiyle tinsel anlamda vuslata ermiştir.
Filmde yabancılaşma teması yoğun iş yaşamı ve metropoleşmenin günümüz insanına etkileriyle işlenmiştir. Rudi’nin yaşadığı küçük yerden Tokyo’ya gelmesiyle gökdelenlerle karşılaşması, toplu taşıma araçlarının hızları ve yoğunlukları, insan yığınlarının hedeflerine kilitlenmiş bir şekilde yürüşleri karşısındaki şaşkınlığı bize günümüz insanının içine düştüğü/düşürüldüğü durumun panoramik bir fotoğrafını sunmaktadır.
Film sinematografik açıdan gayet etkileyici sahnelere sahip. Yer yer fotoğraf teknikleri ön plana çıkıyor. Hatta bazen film izlediğinizi unutuyor, sanki bir fotoğrafa baktığınızı hissediyorsunuz. Yönetmenin üslubunu bu yönde tercih etmesine neden olarak alttan alta temalarını altını çizmek, onları desteklemek istemesini düşünebiliriz.
“Yahut vakit olmadı”
Sonuç olarak; değişen, gelişen, çözünen bu dünyadaki yerinizi tartmanız; sevdiklerinize karşı yaklaşımlarınızı gözden geçirmeni anlamında izlenmesi gereken bir film derim. İzleyin; seveceksiniz.
28 Nisan 2009 tarihinde Çukurova Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün organize ettiği II. Düşünce Çeşnisi günleri gerçekleşti. Çukurova Sanat Atölyesi’ni temsilen Zafer Özgentürk’ün “Sanatta, Sinemada Subjektivizm” konusuyla konuşmacı olarak katıldığı Düşünce Çeşnisi’nde felsefeden sinemaya, popüler bilimden edebiyata, müzikten sosyolojiye kadar birçok alandan konuşuldu. "Sanatta, Sinemada Subjektivizm"den bahseden Özgentürk, bunun yanı sıra "Uçurtma Avcısı, Milyoner" filmleri üzerine eleştirilerini ve Yılmaz Güney sineması üzerine düşüncelerini sundu. Konferans Çukurova Üniversitesi Hasan Ali Yücel salonunda gerçekleşti. ÇSA olarak emek veren tüm çalışanlara ve bizi ağırlayan Prof.Dr. Adnan Gümüş'e katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz. Kısaca Zafer Özgentürk'ün konuşma notlarını sizlerle paylaşıyoruz...
Konuşmamın merkezini “Sanatta, Sinemada Subjektivizm” oluşturacak ve kısacası sanatta subjektivizmin hangi sınıfın çıkarlarına hizmet edeceğini göreceğiz. Öncelikle Türkiye’de çoğalma gösteren popüler sinemaya değinmek istiyorum. Şöyle bir düşündüm, örneklerimiz arasında ne olabilir diye; ilk düşünüşte Maskeli Beşler, Arog, Gora, Recep İvedik, Hababam Sınıfı üç buçuk vs. vs. Bu liste uzayıp gider. Bu türden filmler, sinema nasıl yapılamaza örnektir.Mesela Recep İvedik’in dört buçuk milyonluk izleyiciye ulaşması tesadüf değil, başarı da değil. Sebebi ortadadır... Yazılı ve görsel medyanın muazzam desteğiyle İvedik, Türkiye’nin çeşitli kentlerindeki büyük oranda argo içeren arka sokak lugatını birleştirerek, ortak yoz bir bellek oluşumuna hizmet etti. Bu ve benzeri türler için emeklere yazık diyorum…
…
Ve üzerine bu günlerde çokça konuşulan “beyaz kürt: mahsun kırmızıgül”… Burjuva kalemşörlerin üzerinde durduğu ve ne yazık bu koroya Fatoş Güney’in de katıldığı, “Mahsun Kırmızıgül, Yılmaz Güney’in tahtına aday vs.” gibi bir sürü safsata… Mahsun’un, sinemada ya da yaşamın başka bir alanında Yılmaz Güney’le yan yana getirilmesi ancak Yılmaz Güney’e bir saldırı olabilir kanımca… Mahsun’un sinema serüvenine ancak “Mahsun Denemeler” diyebiliyorum.Yılmaz Güney’le bir kıyas konusuna gelince; Yılmaz Güney, sanatını mücadelesinin bir aracı olarak görüyor ve kapitalist-burjuva sistemi yıkmayı hedefliyordu. Ve özlemi, kapitalist sömürü sistemini yıkıp bunun yerine sınıfsız sömürüsüz bir dünya yaratmaktır… Burjuva kalemşörlerin, zaman zaman mı desek fırsat buldukça mı desek ona siz karar verin, amaçları açık: Mahsun şahsında Yılmaz’ı toplumun gözünde sıradanlaştırmaya çalışıyorlar. Buna neden olan şey ise açıktır, Yılmaz Güney devrimci-komünist sanatçıdır. Bu da ona saldırılması için yeterli bir gerekçedir. Şunu sorayım onlara; ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen Yılmaz Güney emekçilerin bilincinde taht kurmuş ve saygı ile anılmakta… Merak ettiğim, bu burjuva çanak yalayıcı kalemşörlere kimin sahip çıkacağı, yıllar sonra kimin nasıl anacağı… …
Alışılmışın dışında bir konu işlemesi ABD sineması için “kendini yeniliyor” gibi yorumlara neden olsa da, içerik olarak değerlendirdiğinizde hizmet ettiği yer aynıdır. The Kite Runner, Slumdog Milionaire filmlerinden yola çıkarsak, filmler, söylenecek güzel yanları var olduğu gibi, çirkin yanlar da taşıyor, bu ABD yapımı olmasından kaynaklı olarak, Amerika sempatizanlığı, Amerika’yı yaşanılası yer gibi gösterme şeklinde değerlendirilmelidir. Aynı zamanda, ABD tamamen hakim olamadığı ülkelerde o ülkenin değerleri üzerinden de film yaparak kendi politikalarını, kültürünü taşıyor. Örneğin, Milyoner filminin 45-46. dakikasında bir sahne bunu tamamiyle gözler önüne sermekte: Bir turist çiftin araba lastikleri çalınmıştır. Bundan oralarda dolaşan filmin kahramanı sorumlu tutulur ve tur rehberi tarafından dövülür. O sırada geçen diyalog şöyledir:
Kahraman: Gerçek Hindistanı mı görmek istiyorsunuz. Alın işte!
Turistler: Sen de gerçek Amerika’yı gör o halde oğlum… Der ve dolarları uzatır.
İkinci ilginç sahne ise slumlardan çıkan 10 yaşındaki çocukların akıcı ve hakim bir İngilizce’ye sahip olması ve Tac Mahal’de rehberlik yapmaları yönetmen için gayet olağan bir durum. Biliyoruz ki ABD sömürü sistemini sınırlar ötesine taşırken dili araç olarak kullanıyor. . Amerikan film endüstrisi artık Hollywood saçmalıklarını pazarlamakta zorlanıyor, bu şekilde kendi propagandasını başka ülkelerin kültürü ve hikâyeleri üzerinden yapıyor. Bunu benzeri filmlerde görmeye sık rastladığımız fakat alışmamamız gereken bir farkındalık olarak düşünüyorum…
SANATTA SUBJEKTİVİZM Toplumun sorunlarından, ihtiyaçlarından, yaşam koşullarından bağımsız sanat eserleri(!) sanat eseri olma özelliğini ne kadar taşır, hangi sınıfın çıkarlarına hizmet eder?Sanat da, bilim gibi insan zihninin, toplumun belleğinin en büyük aktivitelerinden biridir. Sanat, insanın zihinsel evrimini pozitif yönde geliştirici bir etkiye sahiptir.Sanatçı, toplumun geçirmiş olduğu tüm evreleri, toplumun içinde bulunduğu koşulları objektif olarak aktarmalı ve toplumun ihtiyaçlarına çözüm önermelidir. kendi kişisel bunalımları üzerinden yapılan (bireysel sanat) eserler, kişinin bireysel sorunlarına boğulup toplumdan soyutlanmasına ve yaşadığı topluma yabancılaşmasına neden olacaktır. Bu tip eserler, toplumun, bujuvazinin içinde bulunduğu durumu sorgulamayan, toplumun ortak sorunlarına ilgisiz, tamamen kişisel problemlerin içinde boğulmuş, sorunlu bireyler yaratmasına yardım eder.Günümüzde popüler kültürün dayattığı sanat anlayışı kişiyi yaşadığı topluma yabancılaştırmasına yardım eder.Empresyonistlerin kendine özgü mirasçılarından olan Guaguin, bu hakkı dekoratif görev adına ilan etmişti. Ona göre her sanat eserinin (resim, müzik, tiyatro, roman vs.) kendine özgü yasaları vardır ve sanat eserleri kesinlikle gerçek dünyanın oransallıklarına, olağan çizgi ve renklerine uyum sağlamak zorunda olmayan kendi içinde tamamlanmamış bir dünyadır.Günümüzde ucu sanat eserinin anlaşılırlığının gereksizliğine kadar uzanan ve kendisini toplumdan soyutlayan bu görüş maalesef günümüzde de temsilcileri bulunmaktadır.Sanat insanı olarak dünyayı ifade edebilmek için, dünyayı değiştirmek, geliştirmek zorunludur. Eğer bu değiştirme eyleminin objektif yasaları yoksa, burada sözkonusu olan, bir sanat insanı değil, “tamamen katıksız” bir ruh hali değil, estetikçilik oynama hevesinde olan, kötü bir taklitçidir…Biçimcilik her yerde, resimde, müzikte, plastik sanatlarda ve edebiyatta son hızıyla ilerlemektedir. Biçimsel arayışlar, farklı olma isteğiyle hokkabazlık ya da her türlü kafa şişirici safsatayla yaldızlanmış son derece ilkel bir kılı kırk yarıcılıkla soysuzlaşmıştır. Burada iki şeyi birbirinden ayırmamız gerek. Sanatta yeni birtakım biçimleri kullanmakla biçimcilik bir ve aynı şeyler değildir. Biçim bir sanat eserinin kendini ifade ettiği tarzdır, onun dışa vurumu, dış görünüşüdür. Biçimcilik ise, sanatta biçimi esas almak, onu belirleyici görmek, biçimi mutlaklaştırmak, fetiş haline getirmektir. Bunu yapanlar idealist konumdadırlar, yaptıkları burjuva sanatıdır.
Sanat insanı, keyfi olarak değil, tesadüfen değil, toplumun içinde bulunduğu sosyoekonomik durumu göz ardı etmeden, diyalektiğin yasalarına uygun, insanların maddi yaşam koşullarından yola çıkarak, üretimini gerçekleştirmelidir. EMPRESYONİZM (İzlenimcilik) Anlık izlenim, bir anlık ruh halinin sanatı.. Esas olarak 19.yüzyıl sonunda Fransa da ortaya çıkan açık hava resim ekolü,temel olarak renklerin tesirine ve ışığın etkisine dayanan ,o zamanki akademilerin katı sanat eğitimlerine savaş açan bu yanıyla resim sanatını yeni teknikler konusunda zenginleştiren, daha sonra ama kaynağını pozitivizmden alan yüksek derecede subjektif bir sanat anlayışında ifadesini bulan empresyonizm,sonunda içeriğe değinmeden çok hızlı akıp giden bir anı yakalamak isteyen ,içerik olarak zayıf biçim denemeleriyle yozlaştı.İzlenimcilik 1. Doğayı gerçekte olduğu gibi bütün ayrıntılarına bağlı kalarak değil, ondan edinilen izlenim ölçüsüne göre anlatan, doğrudan doğruya gerçeği, nesneyi değil de onun sanatçıda uyandırdığı duyumları vermeyi yeğleyen sanat akımı, empresyonizm. 2. sanatta dış etkilerin içe yansıması, içte izler bırakması ve bu izlere dayanarak sanat yaptıklarını yaratması. (Türkçe sözlük TDK) REALİZM Sanatçının hayatta, doğaya ve toplumsal gerçekliğe yönelik yaklaşımı. Bu yönüyle realizm, insanlığın bütün büyük sanat eserlerinin temelini oluşturmaktadır. Realist yazarlar, halkın sömürüden ve baskıdan kurtulmasına duyulan özlemi dile getirmişler, eleştirel toplumsal görevler edinmişler, özellikle Rusya’da devrimci demokratizmin etkisi altında eleştirel realizme doğru gelişmişlerdir. GERÇEKÇİLİK Güzel sanatlarda 19. Yüzyılın ortalarına doğru, yeni kalsikçilikle romantizmin biçimsel güzellik esaslarına karşı tepki olarak ortaya çıkmış olan bir sanat akımıdır. Sosyalist gerçekçiliğin temellerini Marks ve Engels yaratmışlardır. Bununla birlikte diyalektik ve tarihsel materyalizm en tutarlı biçimde sanat alanına uygulanarak gelişmesinin en yüksek noktasına erişen realizm, sanat ve edebiyatta, doğanın ve toplumun dönüşüm süreci içinde önemli silahlardan biri haline geldi.
Medea… Kadının varlık sorunsalının işlendiği, erkek egemen bir sistemin içinde devinen bir kadının neler yapabileceğinin anlatıldığı Euripides’in tarihsel tragedyası… Euripides’in “Medea”sı M.Ö. V. Yüzyılın toplumsal koşulları çatısı altındadır. Oysa ki, Medea, günümüze kadar gelebilen etkili oyunlardan biri olmayı başarmıştır. Bunun sebebi ne olabilir? Elbette ki oyunun öznesinin temelde “insan”, özelde “kadın” olması … Euripides bu oyunda , çağının mihenk taşları “Aiskhylos” ve “Sophokles” ten farklı olarak çağda gelişen aydınlanma sürecine ayak uydurmuştur. Aiskhylos ve Sophokles’in işlediği gelenekçi tutum ve yurttaşlık bilincinin aşılanmasından öte, toplumsal bir sorun, kadının gelgitleri, kıskançlık, katil olmak, aşk ve intikam gibi insani duygular yer alıyor Medea adlı oyunda… Gerçekçi öğeler dışında büyücülük, zehirli hediyeler gibi gerçek dışı öğeler de kullanılmış antik eserde. Ancak bu değerlendirmeler Antik Yunan yaşam koşulları için geçerli… Günümüzde, Medea’yı modernize edilmiş olarak dünya sahnesinde görebiliyoruz. Bunun güzel bir örneği, Christa Wolf’un Antik Yunan efsanesinden uyarladığı ve Berliner Ensemble Bertolt Brecht Platz’da izlediğim “Medea: Stimmen (Medea: Sesler)” dir. Eski Doğu Almanya’nın roman yazarı ve edebiyat eleştirmeni olan Christa Wolf, Euripides’in Medea’sındaki ataerkilliği ortadan kaldırıp anaerkilliği serpmiştir kendi uyarlamasına. büyücü, gelenekçi öğeleri de seçip almıştır. Feminist nüvelerle yaklaşmış Christa Wolf oyuna ve çokseslilik kullanılarak oyun tamamıyla aydınlanmış. Bakın: Öldüren her zaman suçlu mudur? Ya da MÖ 5. Yüzyılda kadın öldürmese bile suçlu olabilir mi? Evet… Medea Euripides’e göre katil cani ve dengesiz… Krallar da Kraliçeler de erkek nasıl olsa… Kısaca aydın yazar Medea’da Kassandra’da olduğu gibi aslında eserlerin gerici yanlarını arka plana atarak eserin ilerici yanlarını yüceltip sağlam eserler kazandırmıştır dünya edebiyatına ve dolayısıyla tiyatrosuna. Şimdi Medea şefkatli bir anne mi adi bir cani mi kıskanç bir kadın mı haksızlığa uğramış bir eş mi görelim…
Medea’nın Öyküsü
Doğulu prenses Medea, Yunan serüvenci Iason`la evlenebilmek için kendi babasına ve ulusuna sırt çevirir ve Yunanistan`a gider. Ancak bu evlilik, Iason`un iktidar hırsı ve rahata düşkünlüğü sebebiyle bitme aşamasına gelmiştir. Iason, Korinth kralı Kreon`un kızı Glauke`yle evlenecektir. Iason bu evliliği Medea ve çocuklarının geleceği için yapmak istediğini söylemektedir. Bunu duyan Medea, kocasının yeni evliliğini ve gerekçesini kabullenmez ve öç alma eylemini düşünmeye başlar. Medea`nın büyücü olduğu haberini alan Kral Kreon, Medea`nın kızına zarar verebileceği endişesiyle yirmi dört saat içinde ülkeyi terk etmesi emrini verir, bu kararla Medea bir kez daha yıkılmıştır, çaresizlik içinde krala yalvarır ve kararından vazgeçirmeye çalışır. Bu arada Korinth’de bulunan Atina kralı Aegeus Medea`ya Atina’ya gelmesini ve kendisini büyücülük yoluyla çocuk sahibi yapmasını ister. Kendisine bir umut ışığı doğduğunu varsayan Medea, çocuklarını kocasına verebileceğini söyleyerek kralın kızından onların bu ülkede kalmalarını sağlamasını ister ve Glauke`ye çocuklar aracılığla büyülü ve ağulu armağanlar gönderir. Glauke`nin hediyeleri kabul etmesiyle Medea`nın öç alma eyleminin birincisi başarıyla gerçekleşir. Armağanlara dokunan gelin adayı Glauke orada can verir, kızını kurtarmaya çalışan Kral Kreon da despotça tutumunun ve hırsının bedelini canıyla öder. Medea son olarak kendi çocuklarını öldürerek Iason`nu cezalandırır ve bu dehşetle baş başa bırakarak ülkeyi terk eder.
Ve Medea’nın Ayak İzleri…
Ya biz neler yaptık Medea’ya… Her yazar kendi yaşam koşullarına tarihsel geçmişine göre yaşattı bize Medea’yı… Euripides, Antik Yunan koşullarına göre Medea’yı yerleştirdi metnine … Christa, Doğu Almanya’nın bugün eski olan aydınlığını serpti ve daha niceleri… Biz ise Medea’nın Ayak İzlerini takip ettik, dünyanın unutulmuş mekanlarında nice Medealar gördük… Gerici geleneklerin kurbanı oldular genç kızlarımız kimi vakit; bazense Medea gibi olup insanlığın yüz karası olarak anılıp lanetlendiler… Ülkede küçük yaşta evlendirilen, kuma olarak mecburi evlenen kadınlar maalesef sayıca çok fazla… Bütün bunların dışında büyük bir çoğunlukta kadın, erkek egemenliği altında cins ayırımına maruz kalmakta…
Nedir öyküsü bizim Medea’mızın?
Kız çocuklarının erken yaşta evlendirildiği bir kültürel yapı içinde, kız çocuklarının kendi kararları olmaksızın erken evlendirildiği ve yaşamlarının büyük bir çıkmaza sokulduğu anlatılır…
Medea’nın Ayak İzleri’nde bu hikayeyi klasik yöntemlerin dışında anlatacak sahnelere ve anlatım diline sahip olacaktır… Sokakta sek sek oynayan kız çocuğunu kolundan tutup, arkadaşlarından ayırıp, eve götüren bunu da büyük bir sorumlulukla yapan bir kadın…
“Yaşadığım topraklarda kadınların rüyaları siyah beyazdı hep… Düşlerini paylaşmaksa ölüm…” Kızın annesi… Evde kızgın bir erk. Ve düğün hazırlıklarının başlaması… Eve gelen konu komşu kadınlar, kına yakmaya başlanır. Kız bu duruma karşı çıkacak güce sahip olamadığı için teslim olmuş, dayatılanları yaşamak zorunda bırakılmıştır. Burada geline gösterilen özen onun artık yeni bir hayata başlayacağı kınada bulunan toplulukça da kanıksanmıştır… Kız çocuğumuzun düşleri vardır oysa daha… Bu kimin umurunda? Kıza eşlik eden yardımcı kadınların bu durumu kızın kanıksaması için yaptıkları konuşma; “aklını kadınlığına ortak et yola gelir elbet” kızın bunlara kayıtsız kalışı… oda da yalnız bırakılmıştır, düşlerine ne olacağını sorar kendine; “düşlerime kar yağdı, söyle bana gökyüzü mavin de yalan mı?” odada şöminenin önünde ayakta duruyordur… Pencere ye geçer başındaki duvak boynundan ensesine inmiş oradan da ellerine almıştır. Duvak kızın elinde yumruk olmuş, kız düşlerini arar pencereden dışarıyı dalgın izlerken… Ve düşünde gördüğü o kadın çıkar karşısına evin dışında. Camın içinden kızın elindeki duvağı çekip alır, dans etmeye başlar… Kız izler dansı kadınsa kızın içinde bulunduğu ruh halini de anlatan lirik dansını yapar… Düş biter…
“Bir çığlıktı sessiz yalnızlığım!” Filmimizde dans ve tiyatro sanat dallarını kullandık… Amacımız düz bir anlatımdan kurtulup kadının isyanını, eşitsizlik çığlıklarını daha etkili ve kalıcı bir dille yansıtmak, sanatla yani… Yönetmenliğini Zafer Özgentürk’ün üstlendiği kısa film Akkapı eski halkevi binasındaki tiyatro sahnemizde insanlarla buluştu. Öncelikle müzikleriyle bize lezzetli anlar yaşatan Duygu ve Ferhat'a ekibimiz adına çok teşekkür ediyorum. Filmin ardından özel kısa bir Medea’nın Ayak İzleri ile aynı adlı dans tiyatro koreografisiyle sahnedeydik. Üstlendiğim koreografi çalışmaları sürecinde beraber olduğumuz insanlar Medea’yı an an tekrar anladı ve anlatmaya çalıştı… Benim de dans ettiğim, üç kişiden oluşan koreografimizin diğer karakterleri Gizem Zerayak ve kaval tınısıyla koreografiye eşlik eden Emrah Begeç idi.
Medea’nın çığlıkları yetemedi gerçeklikteki acımasızlığa… Bir gölgeye dönüşüverdi Medea sonra… Sonra ise ayak izlerinden başka bir şey kalmadı sahnede…
“Sessiz bir çığlıktı yalnızlığım” “Yalnızlığım sessiz bir çığlıktı… Hepiniz mi sağırdınız?”
Ölüm; ne soğuk bir sözcük. Yaşamın kaçınılmaz olanı. Yok oluş mu yoksa yeni bir başlangıç mı?
2008 İstanbul Film Festivali’nin kapanış filmi “Gidişler”, hepimizin ölenler ve kalanlar üzerinde düşünmesini sağlıyor. Oscar’da Yabancı dilde en iyi film, Palm Springs ve Montreal film festivallerinde En İyi Film ödüllerine layık görülen “Gidişler”, Japon kültürü ve inançlarına farklı, duygusal ve naif bir bakış. Filmin baş karakteri Daigo Kobayashi (Masahiro Motoki), çellisttir; orkestrasının dağılmasıyla işsiz kalır ve eşi Miko Kobayashi (Ryoko Hirosue) ile memleketine döner, annesinden miras kalan eve yerleşir. İş ararken gözü gazetedeki bir ilana takılır. “Gidişler” başlığı ile atılmış bu ilanın bir sehayat acentasına ait olduğunu düşünen Dai, soluğu ilandaki adreste alır. İlanın seyahatle ilgisi olmadığını, ölüleri geleneğe göre hazırlama ve tabuta koyma işi olduğunu anlayan Dai, cazip maaş karşısında işi geri çeviremez. Başlangıçta Dai, eşi Miko’dan işini gizler; çevresi ve eşi Miko ,Dai’nin yeni işini öğrenince onu yadırgarlar. Eşi evi tek eder. Miko bir karar vermek durumundadır: Ya ölü hazırlama işini (Nokanshi) bırakacak ya da eşinden ayrı kalacaktır. Dai , işini sevmiştir ve tutkuyla ölüleri son yolculukarına hazırlamaya devam eder.
Film ölüm, aile ilişkileri, ölen kimseye saygı temalarını işler. Filmde ölüleri son yolculuklarına hazırlama işi son derece yumuşak, duygusal bir üslupla anlatılıyor. Defalarca tekrarlanan bu sahne izleyiciye hiç de itici gelmiyor. Uzak Doğu sineması bunu hep yapıyor; bizi felsefi yaklaşımlarla derinden etkileyip, en zayıf, en savunmasız hallerimizle başbaşa bırakıyor. Hayran olmamak elde değil, bu inceden üsluplarına.
Giden / Kalan Daigo Kobayashi, çello sanatçısı iken, orkestrası dağılınca bir anda çello çalmayı bırakır. Bu bırakış tıpkı babasının onu kolayca terk edişi gibidir. Yeni bir orkestra aramaya kalkışmaz. Çello çalmak onun için bir tutku değildir; zaten küçükken babasının zoru ile çello çalmaya başlamıştır. Babası onu ve annesini Dai daha küçükken terk etmiştir, annesinin ile yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Dai uzaktayken iken annesi ölmüş, Dai annesinin cenazesinde bulunamamıştır. Bunun eksikliğini hisseden kahramanımızın yeni işini kabullenişindeki etmenlerden biri de bu mudur acaba?
Dai’nin memleketine dönmesi, yeni mesleğine başlaması ve onu kabullenişi bir sürükleniştir, hem de hiçbir şeyin farkına varmadan. Eşi ise taşraya taşınmalarına ses çıkarmaz.Eşi için önemli olan Dai’yle birlikte olmaktır. Dai ne yapacağını çok da bilmeden dolgun maaş için işi kabul eder. Gün geçtikçe hazırladığı her cenaze onu değiştirir. Çünkü her hazırlanan cenaze ona yeni farkındalıkların kapısını açar : Giden ve kalan arasındaki bazen acı, bazen güzel, bazen dramatik hesaplaşmalara tanıklık etmek, Dai’ nin başta babasıyla olmak üzere yaşamındaki herkesle ilişkilerini sorgulamasını sağlayacaktır.
Her cenaze töreni, gidenin ve arkada bıraktığı yakınlarının hesaplaşma törenidir aslında. Eşcinsel oğlunu kaybeden baba, sağlığında oğluyla kıyasıya kavga ederken, oğlunun ölümünden sonra onu sahiplenmiş, oğluna sevgisini dile getirmiş; bir motosiklet kazasında yaşımını kaybeden kızın, sağlığında onunla yeterince ilgilenmeyen anne babası ve erkek arkadaşı, cenaze töreninde hatalarıyla yüzleşmiş; hayattayken eşinin yüzüne bakmayan koca, makyajlı yüzü karşısında cenaze töreninde eşinin ne kadar güzel olduğunu fark etmiş; hamam işletmecisi kadının cenazesinde, işlerinde ona yardımcı olmayan, belki bu nedenle de ölümüne neden olan oğlu, annesinin yakılma anında hatalarının farkına varmış; hıçkırıklar içerisinde gözyaşlarına boğulmuştur. Filmde sıkça izlediğimiz ölü hazırlama oldukça ilginçtir.Törenler oldukça huzurlu ve sevgi doludur.Dai ve patronu ölüyü temizleyip giydirdikten sonra ailenin isteğine göre bir makyaj yaparlar.Genellikle ölen kişinin en sevdiği fotoğrafındaki haline benzetmeye çalışırlar.Tüm bu işlemlerin yapılışı sırasında gösterilen saygı ,vakar ve estetik duruş takdire şayandır. Bütün bunlara tanıklık eden Dai, duyusal anlamda bir aydınlanma ve gelişme yaşamıştır. Babasının terk edişi onda derin izler bırakmıştır. Dai, ölenleri son yolculuklarına güzel bir şekilde hazırlayarak ve geride kalanların iç huzurlarını sağlayarak aslında kendi yarasını sarmaktadır. Öyleki bu işi bırakmadığı için eşi evi terk edince bile gidenler ve kalanlarla uğraşmaya devam eder. Babasına kavuşmak özlemi, annesinin son anında yanında olamaması onu içten içe kavurur.
Yıllar yılı hiç görüşmediği babasının ölüm haberini aldığı gün bir karar vermesi gerekecektir. Onunla barışmalı mı yoksa cenazesine bile gitmemeli midir? Dai, doğru kararı verir ve babasının cenazesine eşiyle gider; hatta babasının naaşını kendi, elleriyle hazırlar ve tabuta koyar. Babasının ellerinde ona küçükken verdiği “taş mektubu” bulan Dai, babasının onu sevdiğini anlar ve onunla barışır. Diğer tüm cenaze törenleri gibi bu da bir hesaplaşma ve veda anı haline gelir. Miko Kobayashi, sevdiği adama destek olabilen iyi bir eştir. Onun kötü günlerinde hep yanında olmuştur. Dai, çelloyu yüksek bir fiyatla aldığını, yeni işinin cenazeleri hazırlamak olduğunu, küçükken babasıyla ilişkilerini, onun terk edişinden dolayı duyduğu üzüntüyü ondan gizlemiştir. Bu anlamda Dai, sevdiğinden zaman zaman yaşamıyla ilgili bazı noktaları ondan saklayan bir eş olarak karşımıza çıkıyor. Düzenli ve sağlıklı bir ailede yetişmemiş olması, Dai’yi insan ilişkilerinde eksik bırakmıştır. Oysa Miko paylaşıma açık, sevecen bir eştir. İlişkilerin düzenli ve sağlıklı yürüdüğü bir aileden gelmekte olduğunu hissederiz. Dai’yi bırakıp döndüğü yer ailesinin yanıdır. Ne yazık ki Dai, yetişirken model alacak kimse bulamıştır.
“Uzun yıllar burada çalışmak, bana ölümün bir kapı olduğunu öğretti.” Filmde değinmeden geçemeyeceğimiz bir başka karakter de Dai’nin patronu Ikuei Sasaki (Tsutomu Yamazaki)’dir. THT’nin(Tabut Hazırlama Acentesi) patronu olan Ikuei ‘in ilk hazırladığı tabut 9 yıl önce ölen eşininkidir. Zamanla son derece sakin, soğuk kanlı, bilge bir insan halini almıştır. Gidişlerin ona verdiği en büyük ders, yaşamın güzel bir şekilde geçirilmesi gerektiğidir. Bitkileri çok sever; evinde, bürosunda çiçekler yetiştirir. Çünkü, onlar bir başka canlıyı yok etmez. Yemek yemek onun için bir ritüel gibidir. İyi bir gurmedir. Onun çok daha önemli bir yönü de Dai’ya iyi bir baba modeli olmasıdır. Dai’nin hayata bakışı, Ikuei’nin işini tutkuyla yapması ve hayatı yorumlaması ile değişir.
Ölüm filmde güzel bir yolculuğun başlangıcı olarak sunuluyor. Bu yolculukta gidenler her şekilde güzel hazırlanmalı; güzel giysiler giydirilmeli, makyajları yapılmalı, yakılacak olsalar dahi onlara gereken özen gösterilmelidir. Japon geleneklerinin bu yumuşak yüzü bizi derinden etkiliyor. Usta Ikuei de, Dai de cenazeleri ustalıkla ve en güzel şekilde hazırlarlar. Filmde bu işi layıkıyla yerine getiremeyen cenaze hazırlayıcılarına da rastlıyoruz. Ya da bazı insanlar cenaze hazırlayıcılığı işini pek muteber bir iş olarak görmemektedirler. Bu anlamda bu gelenneğin korunmasının altı da çizilmiş oluyor.
“Gidenlere son söz: ‘İyi yolculuklar, güle güle.’ olmalı.” Filmde dikkat çeken bir unsur da cenaze törenlerine ölenle küs olunsa dahi ona saygı gereği katılmaktır. Bu bir dönülmez gidiştir; insan kendisiyle ve ölenle yüzleşmekten, barıştan kaçınmamalıdır. Aslında bunun ötesinde bir ileti verilir izleyiciye: Bu da bu yüzleşmemeleri cenaze törenlerine bırakmama, insanların sevdikleriyle sağlıklarında iletişim içerisinde olmalarıdır.Yoksa güzel bir uğurlama bile pişmalıkların önüne geçemez. Filmin müziklerine diyecek yok doğrusu. İnanılmaz etkileyiciler ve filmle örtüşmüşler. Kuşların göletten uçuşuyla bir cenazenin yakılışının iç içe verildiği, fondan çello sesinin yüseldiği bir sahne var ki bütün Çukurova Sanat Atölyesi ekibini gözyaşlarına boğdu.
Hollywood gözüme görünme! Sonuç olarak; “Gidişler” duygusal olarak bizi ta derinden etkileyen, kendi yakınlarımızla ilişkilerimizi sorgulatan, göz yaşlarınızı tutamayacağınız enfes bir dram. İlk fırsatta izlemenizi öneriyoruz. İyi seyirler...
“The Reader” Bernhard Schlink’in aynı adlı romandan David Hare’in senaryolaştırdığı, yönetmenliğini Stephen Daldry ‘in üstlendiği dram türünde 2008 yapımı bir film. Başrollerinde Ralph Fiennes ve Kate Winslet yer aldı. Altın Küre Ödülleri (66.), Akedemi Ödülleri (81.), SAG (Screen Actors Guild Awards) ve BAFTA (The British Academy of Film and Television Arts) ‘da pek çok ödül sahibi filmle son olarak Kate Winslet, 81. Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.
Yıl 1958. II.Dünya Savaşı sonrası Almanya. 15 yaşındaki Michael Berg (David Kross)’in okul dönüşü yolda hastalanması ve 38 yaşındaki Hanna Schmitz (Kate Winslet)’in ona yardım etmesiyle film başlar. Bu yardıma teşekkür için genç, bir süre sonra Hanna’ya çiçeklerle döner. Birden bire aralarında temeli cinselliğe dayanan bir aşk başlar. Okul çıkışlarında Hanna’nın evine gelen genç, ona kitaplar okur. Artık her buluşmaları kitap okuma ve cinsel birliktelik seansları haline gelir. Micheal, Hanna’ya gittikçe tutkuyla bağlanmaya başlar. Tramvayda bilet kesen Hanna, bir süre sonra işinde terfi eder ve Micheal’i terk eder. Ayrılık bu gence çok acı gelmiştir. Aradan 8 yıl geçer, Hanna’nın genç bir hukuk öğrencisi olan Micheal ile karşılaşması, II.DünyaSavaşı’nda toplama kamplarında gardiyanlık yaparken 300 Yahudinin ölümüne neden olmak suçlaması ile yargılandığı mahkeme salonunda olur. Hanna, mahkemede bütün suçu üzerine alır; sırrını ifşa etmez. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Hanna, okuma yazma bilmemektedir. Mahkemede onu dinleyen Micheal, onun lehine tanıklık etmez; çünkü okuma yazma bilmediğini söyleyip Hanna’yı rencide etmek istemez. Micheal, okuduğu kitapları kasete kaydeder ve Hanna hapisteyken ona yollar. Bu kasetlerle okuma yazma öğrenen Hanna, tahliye edileceği gün intihar eder.
Film başlangıçta oldukça durağan seyrediyor. Uzun bir süre Kate Winslet’ın çıplak bedeniyle karşı karşıyasınız ve bu çıplak sunuma anlam veremiyorsunuz. Ancak bu sahneler, filmin ilerleyen bölümlerinde Kate ve Micheal ilişkisinin niteliğini ve Micheal’in acılarının nedenini kavrayabilmemiz bakımından önemlidir.
Film, kendinden yaşça büyük birine aşık olma ekseninde suç/suçlu tanımlarını ve Yahudi soykırımını irdeliyor.
Oedipus Kompleksi
Micheal daha 15 yaşında ve kendinden 16 yaş büyük bir kadınla birden bire cinselliği tanır. Micheal okul dönüşü yolda hastalanır, Hanna ona yardımcı olur; Micheal iyileşince de ilk karşılaşmalarında birbirlerini tanımadan cinsel birliktelikler yaşamaya başlarlar. İlk bakışta aralarındaki ilişkinin başlama biçimi ve şiddeti öykünün tutarlılığı açısından pek doğru gelmeyebilir. Fakat burada altı çizilmek istenen de ilişkinin biçimidir. 15 yaşındaki bir genç niçin kendinden yaşça büyük bir kadını arzular ve 38 yaşındaki bir kadın niçin 15 yaşındaki bir gençle beraber olmak ister? Bu noktada değerlendirmemiz Freaud ve Psikanalizm çerçevesinde olacaktır. Freaud’a göre “oidipal” dönemde çocukta cinsel uyarımlar ortaya çıkar, anneye karşı yoğun cinsel istek ve bağlılık gelişir. Bu istek çocuğun babasını bir rakip olarak görmesine ve hadım edilme korkusuna yol açar. Bu korku anneyle cinsel birliktelik isteğinden baskın çıkar ve çocuk iktidarı anneyle birlikteliğe tercih eder. Bunun gerçekleşmesi için çocuğun babayla ilişkilerini güçlendirmesi gerekmektedir. Bu noktadan hareketle Micheal’in bunu yapamadığını söyleyebiliriz. Filmin sonunda Micheal’in bunun farkında olduğunu Hanna’nın Yahudi “kurbanlarından” biriyle oturup hesaplaştığı sahnelerde görebiliriz. Micheal’in sözleriyle ifade edecek olursak: “Başka insanlara çok daha kötüsünü yaptı.”
Micheal iyi bir koca, iyi bir baba, anne ve özellikle de babası için iyi bir evlat olamaz. Eşinden boşanır; kızını pek sık görmez; annesini ziyaret edemez ve en dikkat çekici olanı babasının cenazesine dahi katılmaz. Mahkemede Hanna yargılanırken onun okuma ve yazma bilmediği sırrını bilmediğine dair leyhte ifade vermemekle görünüşte onun sırrını açıklamak istemez. Acaba alttan alta Hanna’ya onun büyümesine, psikolojik olarak yetişkin bir birey olmasına engel olduğu için ona bir öfke mi duymaktadır? Film başında gençken ağladığı sahnenin benzeriyle filmin sonunda Hanna’nın ölümüyle yeniden karşılaşırız. Yıllar geçmiş ama Micheal, Hanna’nın ona hep seslendiği gibi “çocuk” kalmıştır.
“Büyümüşsün çocuk!”
Hanna’nın 15 yaşındaki bir gence yaklaşması için film boyunca hep geçerli bir neden bekleyip duruyorsunuz. Ailesini ya da çocuğunu kaybetmiş olması gibi bir nedenle karşılaşacağınızı sanıyorsunuz fakat bu nokta tam olarak aydınlığa kavuşturulmuyor. Micheal’e yaklaşımı hep bir çocuğa yaklaşımı gibi. Aralarındaki cinsel birlikteliklerden tutun da, onu yıkaması, ona seslenmesi anne-çocuk bağlamında ortaya konuyor.
Okuma – Yazma
Hanna okuma-yazma bilmez, Micehal ona kitaplar okur. Okuyamamak onun için ciddi bir sorundur ve sorunu içselleştirmiştir. İşinde terfi ettiğinde, ofisteki yeni işi için sevinmez. Çünkü ofiste okuma-yazma bilmemesi sorun olacaktır. Mahkemede 300 Yahudinin ölmüyle sorumlu tutulduğu tutanağın kendisinin yazmadığını söyleyemez. Bunun bedelini ömür boyu hapis cezasına çarptırılmakla öder. Hanna’nın hapiste bulunduğu sürede Micheal’ın edebiyatın başyapıtlarını kasetlere okuyup Hanna’ya göndermesi Micheal ve Anna arasındaki duygusal bağın devamını sağlamıştır. Aradan geçen yıllara rağmen Micheal, Hanna’nın okuyucusu olarak kalmaya devam etmiştir.
Suç / Suçlu
Filmde işlenen yan temalardan biri de “suç ve suçlu” dur. Evet, Hanna bir şekilde suça bulaşmıştır. Yahudi toplama kamplarında çalışmış, insanların ölmesinde doğrudan ya da dolaylı rolü olmuştur. Micheal’in hocası profesörün ağzından doğrudan konuyla ilgili filmin tavır ve tutumunu öğreniyorsunuz. Dönemin kanunlarının suç demediği bir davranışa sonrasında ceza verilebilir miydi? Bu noktada Hanna’ya insani bir boyuttan bakmış oluyoruz.
Adalet mekanizmasının işleyişi de filmde eleştirilen bir başka konu.Hanna’nın gardiyan arkadaşları suçu paylaşmaz ve ona atarlar. Mahkemede Hanna bir kurbandır. Adalet sistemi, Yahudi soykırımına neden olan sistemi ve pek çok insanı unutmuş, Hanna’yı cezalandırarak günah çıkarmak ister gibidir.
Ah Şu Kitaplar...
Filmin sonunda Micheal, hapisten çıkacak Hanna’ya yakınlık göstermez; modern hayatta yanında olmayacağını hissettirir. Dışarı salıverileceği gün Hanna, koğuşunda kitapların üzerine çıkıp kendini tavana asar. Ölümünde kitapların yardımcı/neden olması yine anlamlıdır.
İki Kurban
Micheal, Hanna’nın vasiyetini yerine getirmek üzere, Yahudi toplama kampından kurtulan Bayan Mather ile görüşmeye gider. Durum her ne kadar bir vasiyeti yerine getirme görevi gibiyse de iki kurbanın karşılaşması ve birbirlerini anlayarak kısmen huzura kavuşturması halini alır. Micheal, Hanna’nın kıza gönderdiklerini teslim eder; Hanna’nın sırrını anlatır. Dahası kendi sırrını da anlatır.
Sonuç olarak; film Kate Winslet ve Ralph Fiennes’in başarılı oyunculukları ve David Hare’in senaryosuyla dikkat çekiyor. Senaryosunun başarılı olmasının temelinde, filmin bir edebiyat uyarlaması olması yatıyor. Ancak filmde daha farklı bir son beklemiyor da değilsiniz. Hanna’nın özel yaşamına dair bilgiler ve suçu kabul etmesine neden olacak daha gerçekçi dayanaklar öğrenmek istiyorsunuz.
Başrollerini Melissa Leo(Ray Eddy) ve Misty Upham(Lila)’ın paylaştığı Donmuş Nehir, çağımız insanının zorluklar karşısında içine düştüğü/düşürüldüğü sıkıntıları ve bu sıkıntılar karşısındaki mücadeleleriniişleyen bir dramdır. Ray Eddy, kocası tarafından terk edilmiş, iki oğluna bakmak zorunda kalan, ekonomik sorunlar yaşayan, ön ödemesini yaptığı prefabrik evinin kalan borcunu da ödeyip sıcak, güvenli evine kavuşmak isteyen bir kadın. Kocası kumar bağımlısıdır ve evin borçları için biriktirilmiş parayla evden kaybolur. Filmin ilerleyen sahnelerinde anlarız ki geçmişte Ray ve kocası, kumar bağımlılığı yüzünden şiddetli geçimsizlik yaşamış ve Ray kocasını yanlışlıkla bacağından silahla vurmuştur. Evin ergen çocuğu T.J. (Charlie Mcdermott), babasının evi terk edişinden annesini sorumlu tutmaktadır ve bu yüzden annesiyle pek barışık değildir. Ray’in bu noktada tek derdi çocukları için konforlu bir prefabrik ev ve onlara daha güvenli bir gelecek hazırlayabilmektir.
Arayışlar içine giren Ray, Kanada sınırında yaşayan Mohawklı bir kızıldereli kadın Lila ile tanışır. Lila, sınırdan kaçakları araçla geçirmekte ve bu şekilde para kazanmaktadır. Lila doğum yaptığında bebeği kayınvalidesi tarafından alınmış ve bu durum karşısında Lila kayıtsız kalmıştır. İnsan kaçakçılığından kazandığı parayı kayınvalidesine verir ancak o, parayı kabul etmez...
Gözleri iyi görmediği için araç kullanamayan Lila, Ray ile beraber sınırdan insan kaçırmaya başlar. Kısa sürede riskli ama kolay sayılabilecek para kazanmaya başlayan iki kadın türlü maceralara atılırlar.
Filmde annelik, ırkçılık, fedakarlık, vefa , iş hayatında kadın, aile ilişkileri gibi tema ve yan temalar vardır. Bu temalar filmde birbirinden ayrılamaz bir bütünlükiçerişinde verilir ki bu da senaryoyu başarılı kılar. İlk insanın “mağara” serüveni ile başlayan“güvende olma, barınma” içgüdüsü filmde “ev” imgesi ile karşımıza çıkar. Bütün temaların merkezinde “ev” imgesi vardır. Ray, Lila, Çocuklar, Mohawklar, ve ülkeye girmeye çalışan kaçakların yaşamlarını şekillendiren güvenli ve daha nitelikli bir yaşam isteğidir.
"Babannene hoşça kal de!"
Ray, film boyunca çocukları için her türlü zorluğa girişir: Hayati tehlikeler atlatır, iş hayatında sıkıntılarla boğuşur, yasal olmayan iş ve kişilere bulaşır... Lila başlangıçta çocuğundan ayrıdır, onu uzaktan sever, kayınvalidesinin elinden alacak kadar gücü yoktur;Ray’i farkında olmadan model alır ve filmin sonunda hayata karşı duruşunu değiştirir.Mohawklı genç anne, kayınvalidesinden çok kararlı bir şekilde bebeğini alır, Ray’in çocuklarına ve kendi bebeğine bakmak için prefabrik eve yerleşir. Bu anlamda Lila annelik konusunda Ray’den ciddi bir ders almıştır.
Öteki
Filmde insanın diğer insana yaklaşımını ırkçılık ya da “öteki” bağlamında değerlendirebilirsiniz. Ray Lila’nın gözünde “beyaz bir kadın”dır. Arabası çalınabilir; beyazdır ve sınırdan insan kaçırırken polis ondan şuphelenmez... Ray’in gözünde ise Lila “Mohawk”lıdır. Mohawk, bir bölümü Kanada sınırında yaşayan kızılderili kabilesidir. Ray, yanıbaşındaki Mohawklıların yaşam alanları ve kurallarında habersizdir. İki toplumun birbirinden kopuk, habersiz ve birbirleriyle ilişkilerinin sınırlı olduğuna dair sinyaller alırız bu noktada.
Sınırdan kaçırdıkları insanlar bazen Çinli, bazen Paki’dir. Bu insanların dünyaları, beklentileri, umutları Ray ve Lila için ne uzaktır. Kaçaklar karga tulumba bir aracın bagajına tıkılırlar. Üstelik kaçmasınlar diye ayakkabıları dahi alınır. Sınırın öteki tarafında kaçakları bir sürpriz bekler çünkü, kaçırılma bedeli olarak kendilerine40.000 – 50.000$ yeni borç çıkarılacak, belki de ömürleri boyu bunu ödemek için çalışmak zorunda kalacaklar. Ne Ray ne de Lila, kaçakların sınırın ötesinde ne beklediğiyle ilgilenir, onlar sadece kaçakları sınırın öte yanında kaçakçılara teslim edince alacakları 1.200$’ı düşünür.
Paki bir çiftin sınırdan Kanada’ya kaçırılması sırasında, çantalarında “nükleer bir silah ya da gaz” olabileceğini düşünen Ray, çiftin içinde bebekleri bulunan çantalarını bilmeden araçtan dışarı atar. Ray, Paki’nin ne demek olduğunu ve Pakistan’ın nerede olduğunu dahi bilmeksizin bu çifti neredeyse “terörist” olarak damgalamıştır.Neysekidönüp çantayı almaları ile bebek donmaktan son anda kurtulur ve bir hatayı insana yakışır düzeltirler.
"İnsanların benden çalmasından bıktım"
Son işlerinde iki kadını bir sürpriz beklemektedir. Sınırın ötesinde bir insan kaçakçısı paralarını keser, bu durum karşısında Ray, silahını çeker ve 600$ için insan öldürmeyle burun buruna gelir. Yaşam koşulları bu iki kadın için, insan ticareti yapmayı ve insan öldürmeyi dahi kabul edilebilir kılmıştır. Günümüz insanının yaşamdaki zorluklar karşısında içinde düştüğü/düşürüldüğü güdüsel hırslar burada başarı ile çizilmiştir.
İş hayatında kadın...
Peki, Ray hiç böyle yasal olmayan işlere bulaşmasaydı, yaşamını sürdürmek için gerekli parayı çalışarak kazansaydı olmaz mıydı? Olmazdı, olamazdı... Ray yarı zamanlı bir işte çalışmaktadır, işini sevmez fakat işine sadıktır; filmin ta başında patronuna tam zamanlı çalışmak istediğini söyler. Patronu onun işini sevmediği gibi bir bahneyle reddeder; Ray’in işini iyi yapmaya çalıştığını, işine vakkitnde geldiğini görmezden gelir... Oysa Ray’in genç ve çekici kadın iş arkadaşı Pat için iş yerinde durum bambaşkadır...O, işine geç de gelebilir; işinde savruk da olabilir.Ya Lila, o kendisine normal bir iş bulup zor, tehlikeli kaçakçılık işine bir son veremez miydi? Lila geçmişte bunu denemişti. Filmin ilerleyen sahnelerinde de ofiste bir çeşit sekreterlik işi edinir. Fakat ciddi bir görme sorunu vardır ve bu iş yaşamını etkiler. İş arkadaşları onun bu sorununu ciddi bir biçimde eleştirir.Anlayacağınız iki kadın da insan kaçakçılığı gibi bir ahlaksızlığın, suçunparçası olmak durumuna itilir.
Film sonunda iki kadın yakayı ele verir; ikisinden birinin polise teslim olması yeterlidir. Lila kendisi polise teslim olmak ister, çünkü Ray’in çocukları vardır. Ray bunu kabul etse de sonra bu fikirden döner, elindeki parayı Lila’ya teslim eder; ondan çocuklara bakmasını ve kendi prefabrik evine yerleşmesini ister. Bu anlamda Ray, bir kadın-annedayanışması örneği göstermiştir.Donmuş Nehir, bize Kanada’nın buzlarla kaplı coğrafyasında ciddi bir insanlık dersi veriyor. Görünüşte donan ve üzerinden insan kaçakçılığı yapılan bir nehirin hikayesidir film; donan, sadece bir nehir mi yoksa insan ve insanlığı ait değerlermidir?
Volkan KURT / ÇSA Mart 2009
Tür : Dram / Suç Yönetmen : Courtney Hunt Senaryo : Courtney Hunt Yapım : 2008, ABD , 97 dk. OyuncularMelissa Leo (Ray Eddy) , Misty Upham (Lila) , Michael O Keefe (Trooper Finnerty) , Mark Boone Junior ( Jacques Bruno) , Charlie McDermott (T.J.) , James Reilly (Ricky)
"A Silent Film" sinema projesi çalışmaları ÇSA'ya bağlı Çukurova Genç Sinema ile can buldu. Film çekim çalışmalarına oyunculuk ve senaryo çalışmaları ile başladık. Projemiz 8 ay sürdü.